4 Temmuz 2008

Nihayet Bursa Zamanı!

Uzun zamandır görmek istediğimiz Bursa’ya gitmek için bir Pazar sabahı İstanbul’dan 07.00’deki otobüse bindik, 3 saatlik bir yolculukla Bursa terminaline vardık. Otobüs terminali, aynı zamanda pek çok markanın ve renk renk tabelaların olduğu kestane şekeri satış yeri diyebileceğimiz bir yer. Terminal çıkışında belediye otobüsleri kalkıyor şehir merkezine. Bunlardan birine binip Ulu Cami merkeze gittik. Hedefimiz öncelikle Uludağ eteklerine kurulan Cumalıkızık’a gidip kahvaltı yapmak ve köyü gezmek...

Son zamanlarda adını köyde çekilen dizileriyle daha çok duymaya başladığımız aslında 700 yıllık bir Osmanlı köyü Cumalıkızık. Kızık köyleri içinde en çok tanınanı, yerli-yabancı en çok turist çekeni. Bursa şehir merkezinden 90 dakikada bir kalkan 22A otobüsüyle ulaşılabiliyor. Cumalıkızık’ta otobüsten inilen son durak, köyün de başlangıcı. Köyün başında köy ürünlerinin satıldığı tezgahlar sıralanıyor. Arkalarında ise yine köylülerin bahçelerine masalar atarak köy kahvaltısı sundukları evleri uzanıyor. Boş masası olan bir tanesine gidip oturuyoruz hemen. Hemen hemen bir çok köyde olduğu gibi yerel halkın işletmeciliğe soyunduğu yerlerde doğallık arıyorsanız buluyorsunuz ama konfor ve hız arıyorsanız pek bulamıyorsunuz. Bize sıranın gelmesini beklerken zamanımız kısıtlı olduğundan bu süre uzadıkça biraz canım sıkılsa da keyifli bir kahvaltının da gezinin bir parçası olduğuna ikna ettim kendi kendimi. Nihayet, evde yapılmış köy ürünleri, tereyağında yumurta ve çok güzel haşhaşlı-cevizli ekmekle (dışarıda satılıyor, dönerken mutlaka almalıyım!) güzel bir kahvaltı sonrası köyde yürüyüşe çıktık.

Parke taşlı daracık yollarda iki-üç katlı sarı, beyaz, mavi, mor boyalı cumbalı evleri izleyerek köyün tepelerine doğru çıktık. Evlerin bazıları restorasyon görmüş ve kurtarılmış, bazılarıysa oldukça kötü durumda. Girişteki yerler dışında köyün üstlerinde de bahçe içinde oturulabilecek yerler var hepsi de tıklım tıklım dolu.

Bütün ara sokaklara gire çıka köyü gezip farklı yoldan tekrar meydana geldiğimizde otobüsün kalkmak üzerine olduğunu görünce aceleyle iki ekmek alıp kendimizi otobüse attık. Otobüs diğer kızık köylerinden hemen yandaki Hamamlıkızık içinde bir tur atıp tekrar şehir yoluna girdi. Gördüğüm kadarıyla diğer kızık köyleri geleneksel evlere fazlaca sahip değil. Sanırım bundan dolayı da içlerinde en ünlüsü Cumalıkızık. Köy dönüşü otobüsten yine Ulu Cami civarında inince şehri gezmeye başlıyoruz.

Balibey Hanı: Eski bir yapının restorasyon görmesinden sonra kültür merkezi olarak açılmış. Kubbeli küçük küçük odaların her birinde hat, ebru, çini, rölyef, tezhip, resim gibi eski el sanatlarından biriyle ilgili eserler sergileniyor.

Balibey Hanı’ndan çıkıp Atatürk Caddesi boyunca yürürken Ulu Cami onun yanında Koza Han, eski belediye binası ve aynı caddeden heykele doğru yürüyünce Bursa Kent Müzesi’ne gidiliyor. İpekböcekçiliğinin merkezi Bursa’da Koza Han’da yan yana sıralı dükkanlarda ipekli ürünler vitrinleri süslüyor.

Yakın zamanlara kadar koza pazarlarının kurulduğu han, günümüzde ipekçilikle uğraşan esnafın yer aldığı bir han olarak kullanılmakta. İpek alışveriş mekanı olmakla birlikte kocaman çınarların altında çay-kahve içerek tarihi dokunun da tadına varılabilecek bir yer. Koza Han’dan çıkıp eski belediye binasının yanında bir ağaç altında hem serinleyip hem dinlenirken binayı inceliyoruz.Tarihi Belediye Binası, Atatürk’ün vefatından önce Bursa’da katıldığı son baloda valsi yarıda kesip orkestraya “sarı zeybek” dediği ve o muhteşem zeybek oyunu oynadığı yer…
Hatta yakın zamanda Sümer Ezgü’nün Atatürk’ü canlandırdığı ve manevi kızı Ülkü Adatepe’nin de yer aldığı bir mini belgesel çekilmiş bu binada.

Belediye Binası bugün, Bursa’da “kentlilik bilinci” projesini hayata geçiren gönüllü vatandaşların oluşturduğu birimlerle çalışmalarını sürdüren Yerel Gündem 21 Evi olarak kullanılıyor. O ağacın altında otururken bundan haberimiz olmadığından içini dolaşmadığımız için sonradan pişman olduğum yer. Belki bir dahaki sefere...

Caddeden yürüyerek Kent Müzesi’ne gittik. Atatürk heykelinin arkasındaki meydanda yer alan bu müze, çok fazla emek verilmiş, harika bir müze. Açıkçası içeri girerken böyle güzel bir müze olacağını düşünmemiştim. Aklınızda “müze gezmek sıkıcıdır” gibi bir önyargı varsa bunu tamamen yıkacak güzellikte bir müze. 3 katlı müzenin giriş katında (Uygarlıklar Kenti Bursa) geçmişten günümüze Bursa’nın tarihi canlandırmalarla anlatılıyor. Bursa’da ilk ayak izlerinden başlayıp Osmanlı padişahlarının balmumu heykelleriyle o dönemi canlandırıp Kurtuluş Savaşı’nın bitmesine kadarki tarihsel olaylar yer alıyor.

Ardından Çağdaş Bursa bölümünde Cumhuriyet döneminden başlayarak gelişen çağdaş bir kente dönüşen Bursa’nın hikayesi günümüze kadar uzanıyor.
Üst katta, Yaşam ve Kültürüyle Bursa bölümünde Bursa’da doğmak, büyümek, yaşamakla (kız isteme, evlilik hazırlıkları vb konular) ilgili bilgiler görsellerle zenginleştirilmiş. Ayrıca Bursa’da yemek ve eğlence kültürü, sağlık, hamamlar, medreseden okula, kültürel mekanlar, Karagöz-Hacivat, geleneksel sporlar ve turizm gibi konularda yer almakta. En alt katta, Üreten Bursa bölümünde Bursa’da el sanatları çarşısı oda oda yapılan canlandırmalarla tanıtılıyor. Arabacı, nalbant, semerci, yemenici, bakırcı, kalaycı, tenekeci, marangoz, sepetçi, çinici, bıçakçı, şekerci, kebapçı gibi birçok mesleğin kullandıkları aletleriyle birlikte canlandırmaları yer alıyor.

Bu müze, European Museum Forum’un Mayıs 2006’da Lizbon’da düzenlediği ödül töreninde, Avrupa’nın ödüllü müzeleri arasına girmiş. Gerçekten Bursa’yı yakından tanımak için, gezmesi çok keyifli bir müze olmuş, çok beğendim.

Müzeden çıkınca şehri tepeden görmek için teleferiğe gitmeye karar veriyoruz. Yarım saat kadar kuyrukta bekleyip 25-30 kişinin sıkışık tepişik bindiği vagon tipi teleferikle yaklaşık 1800 metre yukarı çıkıyoruz.

5-6 dakika süren teleferik yolculuğu çok zevkli. Ama o kadar sırada bekleyince dönerken de beklemeyi göze alamayınca tepede oyalanmadan aynı vagonla döndük. Oradan da setbaşına gidip Yeşil Türbe’ye gittik ancak tadilatta idi. Civardaki kafelerde bir yorgunluk kahvesi içip terminale gitmek üzere tekrar merkeze döndük.

Kalabalık, keyifli, tarihi aynı zamanda modern Bursa, gezilmesi gereken çok güzel bir şehrimiz.

Daha fazla fotoğraf için: www.geziyazilari.net

30 Kasım 2007

Ekim'de Bozcaada...

Kalabalık bir feribot kuyruğu ve yarım saatlik yolculuk sonunda uzun zamandır görmek istediğim Çanakkale’nin bir ilçesi olan Bozcaada’ya yaklaşıyoruz. Neden adı Bozcaada diye hiç düşünmeye gerek kalmadığını, feribotla yaklaşırken tepelerin görüntüsünden anlıyoruz. İskeleye yanaşırken önce sert bir rüzgar arkasından Bozcaada Kalesi karşılıyor bizi.

Bozcaada

Ama önce araçla adanın tepesine rüzgar türbinlerine doğru gidiyoruz. Ülkemizin 3.rüzgar enerji santrali olan Bozcaada türbinleri, bütün ihtişamıyla dönerek elektrik üretmeye 2000 yılında başlamış.

Bir rüzgar türbini adanın tüm elektrik ihtiyacını üretebiliyormuş. Ada ihtiyacının fazlası da deniz altından karaya ulaştırılıyormuş. Bozcaada gibi her daim rüzgarı bulunan yerlerde bu türbinlerin kullanılması aynı zamanda doğaya da destek. Rüzgarla çalışıyor ve doğaya zarar vermiyor.
Türbinlerin fotoğrafını çektikten sonra, kumuyla deniziyle meşhur Ayazma Plajı’na gidiyoruz. Haziran-Eylül ayları arası bolca ziyaretçisi bulunan bu plaj, normal olarak bu mevsimde çok sakindi.

İncecik kumlara basıp berrak denize bakmakla yetindik biz. Pek büyük olmayan bu plajın arka tarafında yeşillikler içinde yan yana restoranlar sıralanıyor. Mevsim itibarıyla mıdır nedir bilmiyorum ama incecik kumları ve berrak denizi olmasına rağmen beni pek etkilemedi bu plaj. Yaz ayları boyunca merkezden minibüslerle plaja gelmek mümkün.

Araçla gezmemiz gereken yerleri bitirip tekrar ada merkezine gidiyoruz ve önce kaleyi geziyoruz. Birçok şehrin kalesi vardır geçmişten kalan ama günümüze bu kadar sağlam kalanını ben görmemiştim. Tabi bunda defalarca onarım görmesinin de etkisi vardır. İlk olarak ne zaman yapıldığı bilinmese de Fatih Sultan Mehmet döneminde kalıntıların üzerine yeniden inşa edilmiş. Daha sonra II.Mahmut döneminde yeniden elden geçen kale bugünkü durumuna gelmiş.

Kalenin çevresinde dev bir hendek ve asma bir köprü var. Günümüzde sabit köprü kullanılsa da asma köprü ve içi su dolu hendekle kaleyi korumaya çalışanları gözünüzde canlandırmak mümkün. Kalenin içinde adadan çıkan mezar taşları ve tarihi eserler sergileniyor.

Kale gezisi sonrası adanın bence en çok görülmesi gereken yerlerinden biri olan Bozcaada Müzesi’ne gidiyoruz. Burası Hakan Gürüney ve eşinin tamamen kişisel çabalarıyla açılmış ve geliştirilmiş bir müze. Ada Kaymakamlığı da adanın eski taş evlerinden birini bu müzeye tahsis etmiş. Böylece ada, tarihi geçmişini gözler önüne serecek bir müzeye kavuşmuş.

Müze oda oda ayrılmış ve Hakan Bey’le eşi gelen ziyaretçilere büyük bir keyifle anlatıyorlar. Çanakkale Savaşı zamanında adayı üs olarak kullanan Fransızlara ait fotoğraflar, mektuplar, mataralar vb. sergilenen oda oldukça ilginç. Diğer odalarda da arkeolojik eserler, sikke ve haritalar yer alıyor. Ayrıca alt katta adanın eski zanaatlarını yansıtan bölümler ve aletler sergileniyor. Kunduracılık, demircilik vb. el işi mesleklere ait eşyaları görmek mümkün. Müze dolusu materyali toplayıp kendilerini gönülden bu işe adayan Gürüney ailesini tebrik edip güzel çalışmaları için teşekkür ettikten sonra adanın turizm dışında önemli bir uğraşı olan bir şarap imalathanesini geziyoruz. Karalahna, kuntra, vasilaki, çavuş adanın yerel üzüm cinslerinden. Bölgede üretilen şaraplar da daha çok bu üzümler kullanılarak yapılıyor.

Bu kadar gezi sonrası rüzgarlı ama güneşli bir havada deniz kenarında oturup balık yemeyi hak ettik sanırım. Sahilde yan yana birçok balık lokantası var, balıklara bakıp denize karşı bir masayı gözünüze kestirmeyi unutmayın derim.

Rüzgar türbinleri, plajı, kalesi, müzesi, şarabı ve deniz kenarı balıklarından sonra genel olarak adaya baktığımda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Bozcaada biraz abartılmış, turizm şişirmesi olmuş gibi geldi bana. Belki de mevsim itibarıyla o hep bahsedilen tadı almamış olabilirim bilmiyorum. Ben yine de adanın güzelliklerini fotoğraflamayı ve anılarımda öyle hatırlamayı seçtim…

Bazı yerler vardır ilk görüşte aşık olursunuz bazı yerler vardır alıştıkça aşık olursunuz. Sanırım benim alışmam gerekiyor…

Adaya feribot dışında ulaşım olmadığından feribot saatlerinden de bahsetmekte fayda var sanırım. Çanakkale Geyikli İskelesi’nden yaz aylarında 08.30 – 10.30 – 14.00 – 18.00 ve 21.00 saatlerinde, kış aylarında ise 10.00 – 14.00 – 18.00 saatlerinde feribot kalkıyor (Ekim'07).

25 Ekim 2007

3000 Yıllık Tarihiyle Assos

Batı Anadolu’da Edremit Körfezi’nin kenarında bulunan Assos, antik çağlara uzanan tarihiyle, denizi, doğasıyla sevimli bir köy. Andezit taşından yapılmış eski evler ve köy ürünlerini satmaya çalışan köylüler arasından geçerek oldukça rüzgarlı ve soğuk bir havada en tepeye kadar tırmandık.
Assos
Assos

Antik çağlarda önemli bir yerleşim yeri olan Assos’ta yaklaşık 230 metre yükseklikle Athena Tapınağı bulunuyor. M.Ö.VI.yüzyılın ortalarında yapılan tapınak, tüm köye, Ege Denizi’ne ve Midilli Adası’na tepeden bakmaya devam ediyor.


Assos
Dikdörtgen planlı, Anadolu’daki en eski dorik tarzındaki tapınaktan günümüze birkaç sütunu kalmış. Tapınak, Agora’sı, Tiyatro’su ve diğer kalıntılarıyla Bahramkale Köyü ile iç içe zamana direnmeye çalışıyor. Bulunduğu tepe itibarıyla oldukça güzel bir havası var. Midilli Adası’nın en net göründüğü yerlerden biri olan tapınaktan tekrar köye doğru inerken minaresi olmayan güzel bir cami görüyoruz.
Assos'tan Midilli
Hüdavendigar Camii’nin bir bölümü bölgedeki Bizans ve Roma döneminden kalma devşirme taşlar kullanılarak yapılmış. Assos, Behramkale ya da Behramköy adıyla da biliniyor. Köy içinden tepeye çıkan Arnavut kaldırımlı yokuş boyunca köylülerin ürünlerini sattıkları tezgahlar sıralanıyor. Gittiğimizde sabahın erken saatleri ve çok rüzgarlı olmasından dolayı tezgahlar yeni yeni açılsa da, buranın meşhur kekiğini alma şansımız oldu. Limon ve dağ kekiği kokusuyla gerçekten çok güzel. Bölgedeki evlerin bir kısmı pansiyon ve restoran olarak işletilmekte.

24 Ekim 2007

Çanakkale Geçilmez!

Dünyaya bir kere daha tek yürek olduğumuzu, vatanımızın bir parçasını bile düşmana bırakmayacağımızı kanıtlayan, tarihimizin en şanlı zaferlerinden birini kazandığımız ve binlerce şehit verdiğimiz yer…

Üzerinden doksan iki yıl geçse de asla unutamayacağımız, her göreni derinden etkileyen bir yer… Çanakkale Şehitlik… Bir tarafta ülkesini düşmandan korumak için kavurucu sıcakta ve dondurucu soğukta savaşan kahraman Türk askerlerimiz, diğer tarafta çok uzaklardan gelmiş, niye orda olduğunu bile bilmeyen askerler… Dünya tarihine en centilmen savaş olarak geçen bir savaş… Çanakkale Savaşları…

Lapseki’den Gelibolu’ya feribotla geçtik. Gelibolu Yarımadası’nın insanın içini burkan, gözlerini yaşartan bir taraftan da Türk olduğundan gururlandıran bir havası var. Yemyeşil ağaçlar, masmavi denizi ve havasıyla öyle güzel ki Gelibolu… Bu topraklar düşmana bırakılabilir mi? Her biri ayrı bir kahraman olan askerlerimiz sayesinde bugün gururla geziyoruz bu toprakları ve her birini şükranla anıyoruz.

1.Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri kuvvetleri “Yenilmez Armada” ile 18 Mart 1915’de denizden harekâta başlamış ancak boğazı geçemeyince, 25 Nisan 1915’te yarımadaya çıkarma yapmış, böylece 8,5 ay sürecek olan kara savaşları başlamıştır.

Gelibolu’da Seddülbahir, Ertuğrul, Morto, İkizkoyları, Alçıtepe, Kerevizdere, Zığındere, Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı alanlardır. Bugün bu bölgelerde kahramanlıkları unutmamamızı sağlayan şehitlikler bulunmaktadır. 37 Türk anıtı ve şehitliği, Fransız, İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ait de 33 anıt ve mezarlık bulunmaktadır.

Onbaşı Seyit Anıtı

Kilitbahir yakınlarında ilk gördüğümüz Seyit Onbaşı heykeliydi. Deniz savaşı sırasında Queen Elizabeth ve Ocean zırhlılarının açtığı ateş sonucu birçok asker şehit olur, birkaç topçu eri hayatta kalır. Ateş devam ederken topun mermiyi kaldıracak olan vinci parçalanınca Seyit Onbaşı, 275 kg.lık mermiyi sırtlayarak topa yerleştirmiş ve ateşlemiştir. Ocean’ı dümeninden vurmayı başararak sürüklenerek mayınlara çarpmasını ve batmasını sağlamıştır. Daha sonra Kurtuluş Savaşı’na da katılan Seyit Onbaşı’yı anmak için mermer bir kaide üzerine 275 kg.lık bir mermiyi taşıyan bronz heykeli yerleştirilmiştir.

Seyit OnbaşıÇanakkale Şehitleri Anıtı

Bölgedeki şehitlerin anısına Çanakkale Şehitleri Abidesi tam Gelibolu Yarımadası’nın ucunda deniz kenarına dikilmiştir (41.70 m). Anıtın çevresinde savaştan bazı bölümler kabartma olarak görselleştirilmiştir. Anıtın tam ortasında durunca tam tepede ayyıldızlı bayrağımız yer almakta. Bugün Çanakkale’ye karadan ve denizden gelirken tam uçta görünen bu anıt, Türk askerinin kahramanlıklarını hatırlatır.

Bu yıl yeni düzenlemelerin yapıldığı ve açılışının 18 Mart 2007’de yapıldığı Şehitlik’te büyük abidenin önündeki bölümde sembolik mezarlar yapılmış ve şehitlerimizin anısına gül dikilmiştir.



57. Piyade Alayı Şehitliği

Kara savaşlarında siperlerin birbirine 5 m. kadar yaklaştığı, stratejik olarak çok önemli olan Anzak Koyu ile Conk Bayırı arasındaki alanda her iki taraf da çok kayıp vermiştir. Anzak (“Avustralian and New Zeland Army Corps”) askerlerinin Arıburnu cephesindeki ilerleyişini durdurup geri püskürten ancak komutan ve askerleriyle şehit olan 57.Alayın anısına burada bir anıt yapılmıştır. Anıtın üzerinde “Dünya askerlik tarihinin en kahraman birliği” yazıyor. Ordumuzda bugün onların anısına saygıdan 57.alay yoktur. 56. ve 58. alay vardır. 1993’de şehitliğin açılışı yapılmıştır. Açılışa Çanakkale Savaşları’nda gazi olan Hüseyin Dede de torunuyla katılmıştır. Dede ve torunun bronz bir heykeli bu alanın girişinde yer almaktadır.

Conkbayırı Yazıları

25 Nisan’da Anzak askerleri Anzak Koyu’ndan bir çıkartma yapmaya başlamış, bu bölgede sorumluluğu üstlenen Mustafa Kemal tarafından Conkbayırı’nın güney eteklerinde durdurulmuştur. Kurşunu biten askerlere süngüleriyle savaşma emrini veren Atatürk 57.Alayı, 261 rakımlı bu tepeye doğru hücuma kaldırmıştır. Conkbayırı Yazıları ve şehitliğinin bulunduğu bu tepede düzenleme çalışmaları yapılıyordu.

“Ben size taarruzu emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler başka komutanlar kaim olabilir” emri ile süngüleri takıp mevzi alan askerlerimizi gören Anzaklar da mevzi almış ve arkadan gelen Türk kuvvetlerine zaman kazandırılmıştır.

Atatürk’ün Saatinin Parçalandığı Yeri Simgeleyen Anıt

Conkbayırı’nda çarpışmalar sırasında bir şarapnel parçası Atatürk’ün göğsüne gelir. Göğsündeki saate çarpınca, saatin parçalanarak Atamızı ölümden kurtardığı ve onun Türk halkına bağışlandığı alanda taştan yuvarlak gülleler bulunuyor. Burada yer alan Atatürk anıtında da, bu olayın nasıl olduğu Atatürk’ün ağzından anlatılmıştır.

Gelibolu Yarımadası bugün bile Türk olan olmayan her insanın içini acıtıyor. Bu topraklarda öyle kahramanlıklar gösterilmiş ki, dinledikçe tüylerimizi diken diken ediyor, gözlerimizi yaşartıyor. O kahramanlarımız için ne söylesek az! Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi:

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelin gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana...
Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.

Kendi topraklarımızı savunurken çarpıştığımız düşman da olsa onlar da bir askerdi. Türk askeri savaş sırasında bile düşman askerlerine saygı duyarak dünya tarihine geçmiştir. Savaştan sonra Atamızın söylediği bu sözler onun nasıl yüce gönüllü bir lider olduğunu, Türklüğün asil değerlerini gösteriyor.

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”
Mustafa Kemal – 1934.

26 Eylül 2007

Ortaçağ Kenti Cesky Krumlov...

Prag’taki üçüncü günümüzde Çek Cumhuriyeti’nin güneyinde, Avusturya sınırına yakın ve çok güzel olduğunu duyduğum Cesky Krumlov’a gitmeye karar verdik.
Prag’tan direk otobüslerle (Florenc İstasyonu) Cesky Krumlov’a gidilebiliyor (180 km). Bilet oldukça ucuz (170 CZK) fakat İngilizce anlaşamamaktan doğan ufak tefek problemler olabiliyor. Ama bize denk gelen şoför yes-no bile diyemezken söylenen her İngilizce cümleyi bir şekilde tahmin edip cevap verebiliyordu. Örneğin cümle içinde "Prag" sözcüğü geçiyorsa Prag’a varış saatini sorduğumuzu tahmin edip, listeden saati gösterme, gideceğimiz durağın adını vb. söyleyebilme yeteneği üst düzeydeydi... Otobüs içinden de bilet alınabiliyor ama o zaman koltuk numarası verilmiyor, boş olan bir yere oturabiliyorsunuz. Tarife için http://www.jizdnirady.cz/ bakılabilir. Tren istasyonu ise daha uzakta ve tren otobüse göre daha yavaş.. Otobüsle yolculuk normal şartlarda 3 saat sürüyor. Fakat bizimki pek normal şartlar altında değildi sanırım. Öğlen saati olmasına rağmen -ve şehirlerarası yol- trafik vardı ve hava her zamankinden daha sıcaktı. Üstelik bize denk gelen kliması olmayan ve eski bir otobüstü. Yolculuk 3,5 saatten biraz fazlaydı ve eğer biraz daha sürseydi oksijen tüpüne ihtiyacımız olacaktı. Neyse ki buna gerek olmadan indik ama perişan bir halde... Yolculuk çok kötü geçse de, şehri görünce hepsini unuttuk.
Otobüsten indikten sonra 10-15 dakikalık bir yürüyüşle şehir merkezine geldik. UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde bulunan Cesky Krumlov, sevimli bir ortaçağ kenti. Görür görmez insanı kendine çeken, etkileyici bir havası var. Vltava Nehri’nin kıvrılarak şehir ortasında bir yarımadacık yarattığı yerde köprüden geçip nehir kenarındaki sevimli sıra sıra kafelere bakarak yürümeye başladık.

13.yy’da yapılmış olan Cesky Krumlov Kalesi, Orta Avrupa’nın en büyük kale komplekslerinden biri (40’tan fazla tarihi bina içeriyormuş). O zamanlardan bugüne hala ortaçağ karakterini koruyor. Kalenin bahçesinde turlayıp kuleye çıkmak istedik ama "tomorrow please" demeleriyle hayal kırıklığı yaşadık, meğer 17.00’den sonra çıkılmıyormuş. Bir iki dakikayla kaçırmanın üzüntüsünü yaşadık çünkü biliyorduk ki, kuleden tüm şehir mükemmel görünüyor. Ama ertesi gün gelemeyeceğimiz için çaresiz kabullendik.

Kalenin hemen altında kıvrılmış Vltava Nehri, parke taşlı dar sokaklar, iki katlı güzel evler, küçük dükkanlar ve restorantlar sıralanıyor. Bu evler, çatılar, nehir, kulenin renkli yapısı öyle güzel görünüyor ki, iyi ki gelmişiz diyoruz. Keşke daha uzun kalabilseydik ve o kafelerinden birinde oturup tadını çıkarabilseydik ve kanoyla nehirde gezebilseydik. Ama yetişmemiz gereken bir otobüs vardı ve doyamadan ayrıldık Cesky Krumlov'dan...

Yazı ve fotoğrafların daha fazlası için www.geziyazilari.net/cesky.html bakabilirsin.

18 Eylül 2007

Bencilce...

Bir sürü şey yazıldı hakkında… Yüz kuleli şehir dendi, ortaçağ şehri dendi… hiç kimse benim gözümle bakmadı ki sana… bütün sokaklarını adımlamak istediğim, her köşe başında durup ardıma bakıp yüzümde gülümsemeyle yoluma devam ettiğim, uzaklardan bir yerlerde hep kulelerini görüp bir dosta rastlamış gibi sevindiğim şehir… köprüde oturup, güneşli bir günde sırtımı Vltava’ya verip yüzümü Vltava’ya çevirdiğim, kulağımda "bridge band" ezgileriyle güneşten gözlerimi kısıp baktığım şehir… bir saniye yorulmadan, bir an şikayet etmeden, bütün gün tüm sokaklarında gezip akşamını keyifle beklediğim şehir…

Güneş St.Vitüs’ün arkasında dinlenmeye çekilirken, tuhaf bir kırmızılık bırakır tüm şehre… işte o zaman seyretmeli uzaklardan uzakları, mutlaka Vltava’yı gören bir yerden ama… Fotoğraf makinesine görüntüyü çakmak istesem de gözümün gördüğü bu güzelliği kimseye gösteremem benim gördüğüm gibi. Çünkü ben öyle baktığım için güzel bu şehir… ben öyle görmek istediğim için hüzünlü ve de gizemli… hiç kimseye anlatamam güzelliğini, boynunu büküp ağlamaklı duruşunu, bir yağmur çiseleyip bi güneşten gözümü kısmamı, kırmızı üçgen çatılı evlerini, kararmış heykellerini, sokaklarda her dilden konuşan hayran hayran etrafa bakıp fotoğraf çeken insanlarını... akşam akşam tam da güneşi batırıp köprünün üstünde, her zamanki yoldan geçip herkesle beraber yeniden dönüyorum saat kulesine… Altında, kaldırıma oturup önümden geçen hayata bakıyorum. Neşeli, hüzünbaz, çakırkeyf gülüşmeler geliyor kulağıma, uzaklardan bir yerlerden müzik geliyor hep… hayatın sokaklarda aktığı ve de doyasıya yaşandığı bu şehirde bir kış günü olmayı düşlüyorum nedense… yine böyle oturabilir miyim kaldırımda, gülümseyip izleyebilir miyim akıp giden hayatı? İçimi ürperten bir rüzgar çıksa, konuşurken titreten… elimi paltonun cebine atıp küçük bir şişeyi tutsam… gökyüzüne bakıp lapa lapa kar yağdığını görsem… yanımda sevdiğim olsa, boynundan öpüp bir kere daha sevsem hayatı… ayrı ayrı gördüğümüz ama birlikte hiç ayak basmadığımız bu şehirde bir kere daha sevsek birbirimizi…

Kararmış kulelerden birine çıkıp şehri tepeden izlemeli, 360 derece seyredip hazmetmeli, her kareyi hapsetmeli beynin kıvrımlarına… çok uzaklarda bir yerlerde özleyince, hatırlayıp olur olmaz yerde gülümsemek için… nesini seviyorsun bu şehrin dediklerinde kimseye anlatamadığım sadece kendime sakladığım bir sebebim olsun diye… benim gördüğümü kimse görmesin diye, kimse sana benim gözümle bakmasın diye… benden başkası seni böyle sevmesin diye… her kareyi hapsetmeli beynimin kıvrımlarına… gündüz ve gece, kalabalıkta ve tenhada…

Kavarna Slavia’nın duvarında önce Nazım’ın resmine sonra Vltava’ya ve kuşlara bakıp İstanbul’u özledim tıpkı koca şair gibi… martılara ekmek atmasam da köprünün kenarında durup izledim, uzun kuleleri aydınlatan ışıkların Vltava’ya vuran yansımalarını… Ay, incecik bir hilaldi o akşam, Petrin Tepesi’nin arkasında duruyordu… içimde öldüren bir hüzün de vardı… neşeden bağırıp sokaklarda koşturasım da… ne tuhaf… bir hüzünden bir keyiften öldüren şehir… adına Praha diyorlar… ben ne desem boş… ben Prag’ı anlatamıyorum çünkü onu kendime saklıyorum…

2 Eylül 2007

Mayerling ve Baden

Seegrotte Mağarası'nı gördükten sonra ikinci durağımız Mayerling Av Köşkü’ydü. Bu köşkü, Hofburg İmparatoru Franz Joseph ve İmparatoriçesi Elizabeth (Sisi)’nin oğlu olan Rudolf, av merakı nedeniyle 1886’da yaptırmış. Bu noktada bir ara verip Hofburglardan bahsetmem gerekiyor. Çünkü Hofburg Hanedanlığı'ndan izler, Viyana ve çevresinde hala derinden hissedilmekte. Franz Joseph ve Elizabeth (Sisi) hala her yerde karşımıza çıkıyor, afişlerde, duvarlarda, saraylarda, sokaklarda, her yerde… Elisabeth'in hüzünlü bir öyküsü var. Avusturya İmparatoriçesi olsa da mutsuz bir hayat yaşıyor. Üç çocuğunun da ölümünü görüyor. 60 yaşlarındayken de bir anarşist tarafından amaçsız ve manasız bir şekilde öldürülüyor. Belki de bu yüzden çok seviliyor. Bugün Viyana için Sisi, sanki bir turizm elçisi, tek başına bir marka.
Mayerling Köşkü

Sisi'nin oğlu olan Rudolf ise, Belçika Prensesi Stephanie ile evlendiriliyor. Bir çocukları oluyor. Av merakı olan Rudolf, bu köşkü yaptırıyor. Ve bir süre sonra Barones Marie Vetsera ile tanışıyor. 17 yaşındaki bu kıza büyük bir aşk besliyor. Bir gün bu av köşkünde Rudolf ve sevgilisi ölü olarak bulunuyor. Rudolf'un arkasında bir mektup bırakarak önce sevgilisini sonra da kendisi vurduğu öne sürülen görüşlerden biri ancak tarihe Mayerling Faciası olarak geçen bu olayın iç yüzü hala belirsizmiş. Halk tarafından çok sevilen Rudolf'u babasının öldürtmüş olabileceği (komplo) ihtimali de düşünülmekteymiş (Sevgilisi nedeniyle aile şerefine leke sürmüş olabilir). Bugün av köşkünde çiftin ölü bulunduğu oda gezilebilir. Odanın duvarlarında ise fotoğraflarıyla tüm aileyi görmek mümkün.

Mayerling’teki hüzünlü öykü sonrasında sevimli bir kasabaya Baden Bei Wien’e gidiyoruz. (Kendiniz gitmek isterseniz şehir merkezinde Opera’nın oradan Oper-Baden treniyle gidilebilir). Baden, Viyana’nın 26 km güneyinde, neoklasik evlerin olduğu, sakin ama sevimli bir yer. Aynı zamanda romatizma tedavisinde kullanılan termal suları da olan bir sağlık bölgesi.

Baden Bei Wien
Baden Bei Wien Şehirde dolaşırken kapının önünde yine karşımıza çıkan Hofburg’ları gördüğümüz bir kafeye girdik.

Baden Bei Wien

Kafenin bir bölümü ev gibi dekore edilmişti, bir köşede Franz Joseph’in çalışma odası gibi duran bir bölüm ve duvarlarda da ailenin resimleri ve aralarında da boş bir pencere vardı. Pencerenin arka tarafına geçip ailenin resimlerde verdiği pozlar gibi pozlar verip Hofburg hanedanlığına katılmış olduk. Kafede hiç kimse olmadığı için rahatlıkla aileyle fotoğraflar çektirdik. Kafenin erkekler tuvaletinin kapısında Rudolf, bayanlar tuvaletinin kapısında da sevgilisinin resmi vardı “woman” ya da “man” yerine. Bu sevimli kasabadaki serbest zamanımız dolunca otobüse binip kısa bir yolculukla şehre döndük.

Bu yazıyla birlikte Viyana yazıları nihayet bitti...

www.geziyazilari.net/viyana.html adresimden yazı ve fotoğrafların daha fazlasını bulabilirsiniz.

Seegrotte Mağarası

Viyana’daki ikinci günümüzde şehirden çıkıp kısa bir yolculukla bahçeli, iki katlı evlerin olduğu bir kasabaya geldik, burada bir mağara gölü göreceğiz. Bu mağarada maden işçileri çalışırmış, 1912’de bir patlama sonucu kayaların arkasından sular fışkırarak mağaraya dolunca birçok işçinin ölmesine sebep olurken Avrupa’nın sayılı mağara göllerinden biri oluşmuş. Mağaranın girişinde 450 metrelik bir tünel var. Tünelin sonunda işçilerin çalıştıkları bölümler görülüyor. Mağaranın içinde her yıl ölen işçileri anmak üzere törenler düzenleniyormuş.

2.Dünya Savaşı’nda Naziler, gözlerden uzak olduğu için burayı seçmişler ve burada bir karargâh kurmuşlar. Pompalama sistemi kurarak suyu dışarı çıkartıp içerdeki düzlük bir alanda bir uçak fabrikası kurmuşlar. Sesten daha hızlı giden uçağı yapmaya başlamışlar. Savaş bittiğinde uçağın yapımı tamamlanamadığı için savaşta kullanılamamış. O dönemden kalma orijinal parçalar mağarada sergileniyor. Günümüzde de aynı pompalama sistemi kullanılarak belirli miktarda su dışarı çıkartılıyormuş.

Dışarıda 37 derece sıcaklık varken mağarada üşüme ihtimali düşük gibi gelse de mağaranın sıcaklığı 9-12 derece arası. Kapıda verilen battaniyeleri almadıysanız, yazlık kıyafetlerle gezerken ciddi ciddi titretiyor. Mağarada gezerken Türkçe olarak doldurulmuş bir kasetten mağara hakkında bilgiler aldık. Seslendirmeyi yapan kadının şiveli konuşması ve söyledikleri de oldukça eğlendirdi bizi… Mağara gezisinden sonra akülü bir kayıkla, oluşan gölette bir tur atıp tekrar tünelden hızla dışarı çıkıp kendimizi güneşe teslim ettik.

Grinzing

Grinzing, Viyana yakınlarında iki katlı bağ evlerinden oluşan, meyhaneler mekânı. Viyana'da Universitat metro durağının yanından 38 nolu tramvayla 20 dakikalık uzaklıkta. Civarda birçok meyhane var. Eski ve çok çeşitli tirbüşonların duvarlarında asılı olduğu, girişi güzel olan bir tanesine giriyoruz.

Yukarı çıkınca bir bahçeye açılan çok güzel bir yer. Ama burda durmayıp diğerlerini de gezmeye karar veriyoruz. Bu meyhanelere “Heurigen” deniyor. Kendi şarabını kendisi yapan meyhane demekmiş. Civardaki bir çok meyhaneye girip bakıyoruz. İçerden akordion ve keman sesi gelen bir tanesine oturuyoruz. Masaları dolaşıp hep beraber Almanca şarkılar söylüyorlar. Sonra başka bir masaya geçtiklerinde “Yıldızların Altında”yı çalmaya başladılar. Masadakilerle beraber 2-3 tane Türkçe şarkı çalıp söylediler. Viyana’da yaşayan veya turist olarak giden çok Türk varmış ve onlar da öğrenmişler bizim şarkılarımızı.

Hafta içi olduğu için mi bilmiyorum öyle bir yer için biraz hareketsiz ve az kalabalık geldi bana. Zaten olanların hepsi de turistti. Biz de biraz oturup tekrar tramvayla şehre döndük.

Ulaşım haritasına bakınca 5 tane metro hattı (U-Bahn), hızlı tren, banliyö treni, havaalanı treni, tramvaylar ve otobüslerle biraz karışık görünüyor ama Viyana’da toplu ulaşım çok rahat. Şehirde özellikle gidilmesi gereken yerler için metro ve tramvaylar yeterli, diğerlerine pek ihtiyaç olmuyor. Tabi oteliniz bizim gibi şehre oldukça uzak bir noktada değilse. (Grinzing dönüşü, tramvay, metro, tren ve otobüs kullanmak zorunda kalmıştık.)

Viyana Sokakları...

Dünyanın en önemli üç operasından ve şehrin buluşma noktalarından biri olan Opera binası (Staatoper), şehir yürüyüşüne başlamak için en uygun yerlerden biri. 2.Dünya Savaşı’nda çok hasar aldığı için yeniden yapılan, merdivenleri ve fuayesi ise ilk yapıldığı (1869) yıllardan kalan Opera Binası’nın hemen arkasındaki Karntner Sokağı boyunca yürürken solda meşhur bir pastane var. Sacher Kafe, kayısı kokulu çikolatalı sacher pastası ile ünlü.
Opera binasını görerek sağlı sollu lüks mağazaların, çok şık kafelerin olduğu sokaklarda yürüyerek Stephansplatz’a geldik. Burada şehrin görkemli bir sembolü olan gotik tarzdaki, çatısı renkli seramik kaplı, uzun kuleli, etkileyici bir kilise olan Stephan Katedrali var. İçi oldukça büyük, rehberli turların da yapıldığı, karanlık, görkemli bir kilise.
Stephan Katedrali

Artık bu civarda nereye gidersek gidelim bu yapıyı referans alarak ara sokaklara dalıp rahatça kaybolabiliriz. Kiliseye sırtımızı verip devam ederek araç trafiğine kapalı ama insan trafiğine son derece açık Graben’de yürüdük. Peter Kilisesi ve büyük bir veba anıtının da bulunduğu bu cadde şehrin önemli bir alışveriş ve yaşam merkezi. Yeşil, bakır çatılı kilise, aziz Petrus’a adanmış. İçinde azizleri ve melekleri temsil eden birçok heykelin, duvarlarda resimler, kabartmalar ve yaldızlı süslemelerin olduğu, ne bulunmuşsa içine konmuş izlenimi veren, sadelikten uzak, karmaşık bir görüntüsü var. Neye bakacağımızı şaşırdık doğrusu.

GrabenViyana’da birçok yerde Mozart çikolataları ve likörleri satan mağazalar görülebilir. Biz de bir çikolata dükkânına girip beğendiklerimizden taneyle alıp denedik. Graben tüm canlılığıyla yine çok kalabalık fakat hava öyle sıcak ki, bir yerde oturup biraz havanın serinlemesini bekliyoruz. Öyle bir şey olmuyor tabi biz de mecbur tekrar dolaşmaya başlıyoruz. Sokaklarda “buz gibi soğuk su” satan çocuklar yok ama çeşmeler var. Her çeşmede tadına bir türlü alışamadığımız bu nedenle de kana kana içemediğimiz sulardan mecburen içiyoruz, elimizi yüzümüzü ıslatıyoruz. Ama sonra bir bakıyoruz ki, arka sokakta bir süs havuzu var. İnsanlar kenarında oturuyorlar. İki kişi ayaklarını sokmuş içine, serinliyor. Birden çok cazip geliyor, aynısını biz de yapıyoruz. Bir süre sonra havuzun kenarında oturacak yer kalmıyor. Gören geliyor ve serinlemek için hemen ayaklar içine sokuluyor. Ayaklarımız buz kesene kadar içinde durup o serinlikle uzun bir tur daha atma şansımız oldu. Ve tekrar yürümeye başladık.

Yürürken ilginç bir dükkân görüp hemen içeri girdik. Zeytinyağı, sirke ve alkollü içecekler musluklu cam tüplerde duruyor, istediğinizin tadına bakıp kendi seçtiğiniz şişelere, istediğiniz miktarda koydurabiliyorsunuz. Her bir ürünün üzerinde 100 ml’lik fiyatı var. Dekoratif şişeler ve ürünler 2-2,5 Euro’dan başlıyor. Üstelik şişenin ucuna tıpa koyup vakumla kapatıp güzel bir ambalaj da yapıyorlar. Bizimle ilgilenen satıcı, isim hakkıyla dünyanın birçok yerinde bu dükkânlardan olduğunu söyledi (Vom Fass).

Bu dükkânın karşısı Hoher Markt Meydanı. Burada ünlü bir saat var (Ankeruhr). Prag’taki astronomik saatte, saat başı havariler açılan pencerelerin önünden geçiyor. Burada ise, her saatte çeşitli sanatçılar ve devlet adamlarından 12 kişinin figürleri geçiyor. Hepsinin birden toplu geçişi ise saat 12.00’de oluyormuş. Biz zamanı tutturamadığımız için onu göremedik ama saatin fotoğrafını çektik. Saat: 19.12. Bizim gördüğümüz saatteki figürler kime ait bilemiyorum.

Hohermarkt'ta Saat

Yine katedralin olduğu meydana dönüp arka tarafındaki Domgasse Sokağı’na gittik. Mozart’ın, Viyana’da yaşadığı yıllarda (1784-1787) oturduğu ve “Figaro’nun Düğünü” eserini bestelediği evi gördük. Burası müze haline getirilmiş, kapısına dayandık ama ne yazık ki kapalıydı.

Referans noktamız olan Katedralin dolayısıyla şehir merkezinin kuzeydoğusunda kalan, metroyla ulaşılabilen Prater, şehrin en büyük parkı, dinlenme ve eğlence alanı. Bu parkın içinde bir de lunapark var. 1897’den beri dönen ve Avrupa'nın ilk dönme dolabı olan “Giant Ferris Whell” küçük birer vagon görünümünde. Çok yavaş bir şekilde dönüyor. Ücreti de 8 Euro. 65 m yüksekliğe çıkan dönme dolap, biz binmedik ama Viyana’nın saraylarına, görkemli yapılarına çok güzel manzara imkânı sunuyormuş. Buraya kırmızı metroyla (U1) gidilebilir.

Prater'de Dönme Dolap

Havanın kararmasıyla birlikte yine uzun bir yürüyüşle Belediye Sarayı’nın (Rathaus) önüne geldik. Burada her akşam festival havasında geçiyormuş. Ne kadar da yaşayan bir şehir, her yerde, her sokakta müzik var. Doğrusu bu kadarını hiç beklemiyordum. Hafta içi olmasına rağmen, koskocaman bir ekranda klasik müzik konseri izleyen büyük bir kalabalık vardı. Açık havada biraz konseri dinledikten sonra arka tarafa geçince bir başka kalabalıkla karşılaştık. Burada da çeşitli dünya mutfaklarından yemekler yapan yan yana küçük dükkânlar ve oturmaya bile yer olmayan kafeler vardı. İçecek bir şeyler alıp birçok kişinin yaptığı gibi ayakta içtikten sonra meydanın dışında kaldırımda oturup kalabalığı ve geçip giden Viyana yaşantısını izledik. Daha sonra gruptan daha önce anlaştığımız bir çiftle buluşup taksiyle otele döndük ve tadına doyamadığımız, daha birçok yerini göremediğimiz Viyana’dan ayrılacağımız için hüzünlendik. Hoşçakal Viyana! Bir gün yine geleceğim!

Viyana'nın Sarayları...

Büyük bir imparatorluğa yıllarca başkentlik yapmış olan Viyana, bu dönemlerden kalma çok büyük saraylara sahip. İşte Viyanan'nın en göze çarpan sarayları:

Hofburg Hanedanının imparatorluk saraylarından biri olan Schönbrunn (Güzel Çeşme), simetrik bahçe süslemeleri olan, çok büyük bir alan içinde kurulmuş bir saray. Günümüzde müze olarak kullanılıyor.
Schönbrunn Sarayı


Sarayı arkamıza alarak bahçeye doğru bakınca ta uzaklarda bir Neptün Çeşmesi görünüyor. Çeşmenin arkasındaki, zigzaglı ve yokuş bir alanı 37 derece sıcakta ve verilen kısa süreli serbest zamanda tırmanmayı başaranlar güzel bir zafer takı ve arkasında da bir gölet görüyormuş. Biz sadece çeşmeye kadar gidip uzaktan görmekle yetindik.

Schönbrunn Sarayı


Sarayın çok büyük bahçesinin içinde bir de hayvanat bahçesi var. Dünyanın en eski hayvanat bahçesi olan Schönbrunn Zoo (Tiergarten)’yu gezmek için saatler ayırmak gerekiyor. Broşürüne bakılırsa, içinde imparatorun kahvaltı için kullandığı, bugün ise restorant-kafe olarak kullanılan Kaiser Köşkte otururken, pandaları görmek mümkünmüş. Hayvanat bahçesine giriş sanırım 17 Euro idi. Schönbrunn Sarayına Karlsplatz’tan yeşil metroyla (U4) gidilebiliyor.

Schönbrunn Sarayı


Savoy Prensi Eugene’nin yazlık sarayı olarak dönemin önemli barok mimarlarından Hildebrandt’ın yaptığı (18.yy) Belvedere Sarayı ise iki bölümden oluşuyor. Sarayın bahçeleri dünyadaki barok manzaralar içinde en iyilerden kabul ediliyor. Yukarı Belvedere, Ortaçağdan bugüne kadarki Avusturya sanatının en etkili koleksiyonlarına ev sahipliği yapıyor. 1900’lü yılların sanatının sergilendiği sergilerin kalbinde ise dünyanın en büyük Gustav Klimt koleksiyonu yer alıyor. Klimt’in “Öpücük” ve “Judith” gibi en önemli eserleri de burada sergilenmekte.

Belvedere Sarayı


Aşağı Belvedere’de ise Prens Eugene’nin kişisel odaları ve resmi odalar yer almaktaymış. Burada geçici sergiler düzenleniyor.

Michaler Meydanı'nda meşhur Hofburg İmparatorluk Sarayı bulunuyor. Yapımına 13.yy.da başlanan ve sürekli yeni bölümler ilave edilen oldukça büyük bir saray. Yeşil bir kubbesi ve Herkül heykellerinin süslediği çatısı var. Sarayda, İmparatoriçe Sisi’nin gümüş koleksiyonunun sergilendiği bir bölüm de var.

Hofburg İmparatorluk Sarayı
Hofburg İmparatorluk Sarayı


Kemerli kapıdan arka tarafa doğru geçince sarayın arka bölümünü görüyoruz. Karşısı şehrin önemli meydanlarından biri olan Maria Theresienplatz (Maria Teresa Meydanı). Bu meydanda, görkemli ve birbirine çok benzeyen iki yapı var. Günümüzde müze olarak kullanılan Kunsthistorisches Museum (Güzel Sanatlar Müzesi) ve Naturhistorisches Museum (Doğal Tarih Müzesi). Zaman darlığından müzeleri gezemedik ne yazık ki. Belki bir dahaki sefere!

Sanat Müzesi

20 Ağustos 2007

Viyana Hundertwasser Evleri

Budapeşte’yle vedalaşıp yeni bir yeri keşfetme merakı ve heyecanıyla otobüsle Viyana’ya doğru yola çıktık. Budapeşte’den Viyana’ya yaklaşık dört saatlik bir yolumuz var.
Viyana, yüzyıllar boyunca Hofburg hanedanının yerleşim yeri olmuş, bu nedenle de şehirde yoğun bir şekilde bu havayı hissettiren, aristokrasi kokan, bir yandan tarihi dokusu, diğer yandan modernizmi, müziği, kültürüyle insanı ilk görüşte büyüleyen bir şehir.
Şehre girince ilk durağımız “Hundertwasser Evi” oldu. Friedensreich Hundertwasser, Avusturyalı bir mimar-ressam. Doğada hiçbir şeyin düz çizgileri olmadığından hareketle, alışageldiğimiz düz çizgileri ve simetrik yapısı olan binaların insan doğasına uygun olmadığını düşünen mimar, farklı yöntemler denemiş. Dış duvarlarda veya evin içinde engebeli yapılar, asimetrik çizgiler, hiçbiri birbirine benzemeyen pencereler, rengarenk mozaikler ve olabildiğince bitkiden oluşan binalar tasarlamış. Bunlardan biri de Viyana’da bulunuyor. 1983-85 yılları arasında yapılan Hundertwasser Evi, ressamın ilk mimari projesiymiş. Dışardan bakınca “evet ya, neden illa simetrik olması gerekiyor ki bu binaların, böylesi çok daha güzelmiş” dedirten çok sevimli, eğlenceli, rengarenk, şeker gibi evler.

Bu evlerde yaşayan insanlar var tabi. Orda oturan bir tanıdığınız yoksa -normal olarak- içini görme şansınız da yok tabi. Sürekli olarak turistlerin gelip evlerinin fotoğraflarını çekmeleri onlar için nasıl bir duygu bilemiyorum. Dışardan göründüğü kadar sevimli mi içleri, bu asimetrik yapılar eşya yerleştirme bakımından zorluklar çıkarıyor mu bilemem ama evleri dışardan izlemesi çok güzel. Evlerin tam karşısında bir de “Hundertwasser Village” adıyla hediyelik eşyaların satıldığı, bir kafesi olan, aynı mimar tarafından tasarlanan içinde yine mozaikler ve asimetrik çizgileri olan tuvaleti bulunan bir alan var. Burada ayrıca bundan sonra Viyana’nın her yerinde karşılacağımız ressam Gustav Klimt’in eserlerinden oluşan geniş bir hediyelik eşya bölümü var. Böylece daha adımımızı atar atmaz ressamların, mimarların, müzisyenlerin bu şehirdeki varlığını ve önemini hissetmek mümkün ki boşuna denmiyor sanatsal, kültürel şehir diye.


Viyana yazıları devam edecek...

Szentendre - Estergon

Szentendre, Budapeşte'nin kuzeyinde, yaklaşık 20 km kadar uzaklıkta, iki katlı sevimli evlerin olduğu, daha çok elişi ürünlerin ve hediyelik eşyaların satıldığı sevimli bir kasaba havasında. Parke taşlı yolları ve dar sokaklarıyla bize derinden Akdeniz havası hissettirdi. Sanki şu sokağı geçince, şu caddeden aşağı bakınca denizi görecekmişiz gibi geldi hep. Avrupa'nın ortasında deniz olmasa da bizim hissettiğimiz havayı kıyafetlerine bakınca kendi halkının da hissettiğini düşündük. Bikinili gezen güzel güzel kızlar da görünce herhalde yakınlarda havuz falan var derken yine Tuna'yla karşılaştık. Gerçi içine girilebilecek gibi görünmüyordu ama sıcaklayan Macar kızları için bu pek sorun değil herhalde. Onlar yine de deniz kıyafetlerini giyiyorlar.
Szentendre

Szentendre, Tuna kıyısındaki resimsel görüntüsü, mimarisi, tarihsel anıtlarıyla ressamlar, heykeltraşlar vb. sanatçıları hep kendine çekmeyi başarmış. Pek çok sanatçı burada yaşamış hala da yaşıyormuş. Bu nedenle bu küçük kasabaya "Sanatçılar Şehri" deniliyor. Szentendre'nin atmosferi sanatçı yaratıcılığını ortaya çıkarmak için çok uygun olmalı.

Batthyany Ter metro istasyonundan 20 dakikada bir kalkan (HEV) banliyö trenine binerek 40 dakikalık bir yolculukla Szentendre'ye gidilebiliyor. Trenden indikten sonra 10 dakika kadar bir yürüyüşle şehir merkezine ulaşılıyor.

Szentendre

Visegrad'a gitmek yerine Estergon'a gitmeyi seçtik. Tren istasyonunun yanından kalkan otobüslerle gitmek mümkün. Biletçiye Estergon'a gitmek istediğimizi, otobüsün saat kaçta olduğunu ve fiyatını sorduk. Beden dili, kalem-kağıt, kol saati yardımıyla anlaştık. İngilizce soru sorup Macarca cevap alıp bu cevabı anlama yeteneğimizi Szentendre-Estergon yolculuğumuzda oldukça geliştirdik sanırım. Biletimizi aldıktan sonra otobüsün kalkmasına yarım saatten fazla olduğunu görünce kendimizi yakındaki bir kafeye atıp bilmediğimiz bir Macar birası denedik.

Estergon Macaristan'ın ilk başkenti ve bu nedenle de tarihi bir şehir. Estergon Bazilikası ise Macaristan'ın en büyük kilisesi. Kiliseye vardığımızda pazar gününün öğleden sonrasıydı ve ayin vardı. Biraz izleyip avluya çıktık. Kilisenin avlusundan Tuna'nın ayırdığı Slovakya kıyıları görünüyordu. Durduğumuz yer Macaristan toprakları, nehrin karşı yakası Slovakya toprakları. Ve aralarındaki bir köprüyle bağlanmış iki ülke birbirine. Çok güzel bir manzaraydı. Çektiğim üç fotoğrafı çok amatör bir yöntemle birleştirdim. İşte böyle birşeydi:

Macaristan-Slovakya Sınırı

Kilisenin bulunduğu tepeden aşağıya doğru inip sokaklarda dolaştık. Estergon Kalesini gördük. Bu kale de uzun yıllar boyu Osmanlı İmparatorluğu'na aitmiş. Şu anda müzeye çevrilmiş durumda ama saat geç olduğu için nasılsa kapalıdır diye yanına çıkıp bakmadık.

Estergom Yazı ve fotoğrafların daha fazlası için www.geziyazilari.net/szent.html adresime bakabilirsiniz.